Ahlak: Ahlaka ilişkin, felsefeciler arasında tartışmalar yoğundur. Halen üzerinde anlaşılmış, mutabık kalınmış bir tanım yoktur. Bunun nedeni herkesin kendi penceresinden, kendi sınıf çıkarlarından bakmasıdır. Bu yüzden, kimine göre bireylerin karakteri; kimilerine göre bireylerin kendileriyle, çevreleriyle, kurumlarla kurdukları ilişkileri bağlamında, toplumsallığın oluşum ilkesi; kimine göre de insanın özgürlüğünü kısıtlayan, engelle yendir.

Bizce ahlak, toplumun yazılı olmayan, toplum içinde yaşayan insanların birbirileriyle ilişkilerini düzenleyen; iyi olanla kötü olanın niteliklerini belirleyerek insanların hal, hareket, tavır ve davranışlarına bir takım ölçütler getiren ilkeler, değerler ve kurallar bütünüdür.  “Toplumun zora dayanmayan kurallı yaşamı” dır.

Toplumun zora dayanan kurallarına hukuk denir. Hukukla ahlak arasındaki temel farklardan birisi budur. Bir toplumun ahlak ölçüleri, onun gelenekleri ile toplumsal değerlerinin rafine edilmiş halidir. Ahlak, toplumu ayakta tutan ve varlığının güvencesi olan bu değerler sistemidir. Ahlak, toplumsal düzen kurallarının en kadimi ve toplumsal dokuyla en fazla uyumlu olma özellikleriyle toplumsal sistemlerin parametresi gibidir. Bir toplumsal sistemin ahlaki değerlerinin aşılması, o sistemin, ömrünü tamamlamak üzere olduğunu gösterir. Yeni toplumsal sistemler de, ahlaki değerleri kendilerini kanıtladığı oranda gelişme ve yaygınlaşma eğilimi gösterir.

“Ahlak” kelimesinin kökeni “huy”, “doğa”, “yaratılıştan olan haslet” anlamları taşıyan, Arapça’daki “hulk”tan gelmektedir. Latince’de ise, “mores” kökeninden gelir. Mores sözcüğü, “uzlaşılar”, “pratikler”, “davranış kodları”, “belli bir kişinin ya da grubun karakteri” gibi anlamları içerir. Ahlak denildiğinde ilk elden anlaşılması gereken, toplumsal uzlaşmalar sonucu ortaya çıkmış olan doğal kurallar ve bunların oluşturduğu karakterdir. 

Ahlak anlam olarak, toplumun uyulması gereken kurallar ve bu kuralların gücüdür. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, bu güç zorla değil, toplumsal varlığın sürdürülmesindeki hayati rolünden ötürü, gönüllüce yürütülmektedir. Bu yönüyle dinden ayrılır. Dinden farkı, kutsallık yerine dünyevi ihtiyaçtan kaynaklanmasıdır. Din de, şüphesiz, dünyevidir. Ama, kavramların oluşumu onu kutsallığa daha fazla büründürür, daha soyut ve törensel yapar. Ahlak ise daha dünyevidir, günlük yaşamın ihtiyaçlarından doğan gerekli ve pratik kurallardır. Aslında din ve ahlak bir birine çok yakındır, çoğu zaman birlikte anılır.  Din toplumların soyutlanmış düşünce ve teorisi iken, ahlak bunun yaşamı ve pratiği durumundadır.

“Ahlaki yaşam özünde insan toplumunun var oluş tarzına sürekli zihniyet ve özgür irade ile katılım gücünü göstermeyi ifade eder.” İnsanın kendisini fark ederek, farklı bir tür olarak doğadan ayrışması, yani insanlaşması, toplumsallığı ve bilinçli emeğiyle olmuştur. Bilinç, insanın zihniyeti demektir, toplumsallıksa onun ahlakını oluşturur. Demek ki ahlakın oluşmasının iki temel koşulu; bilinç ve toplumsallıktır. Bunlar gelişmemişse ahlakta gelişmemiştir. Ya da bilinci ve toplumsallığı gelişkin toplumlar, ahlakı gelişkin toplumlardır. İnsanın ilk toplumsallaşması, eşitlikçi, komünal ve demokratik tarzdadır. Ahlak bunları bir birine bağlayan harç gibidir. Harcı iyi olmayan veya yetersiz olan bir duvarın uzun ömürlü olamayacağı nasıl gerçekse, ahlakı iyi karılmamış toplumsal yapı da uzun süre dayanamaz.

İnsanın ilk toplumsal oluşumu klan tarzındadır. Klan tarzında yaşamını örgütledikçe güç olduğunun farkına varan insan, klanını kutsamaya başlar. Buna bir sembol vererek bir inanç haline getirir. Ahlakın ölçütünün toplumsallık olduğu düşünüldüğünde, toplumsallığıyla klan en ahlaklı toplumdur.

Bu konuda  şunları belirtiliyor:“…Klan bilincinin sembolü totemdir. Totem belki de ilk soyut kavramlaştırma düzenidir. Totem dini olarak da değerlendirilen bu düzen ilk kutsallığı, tabu sistemini de oluşturmaktadır. Klan totemin simgesel değerinde kendini kutsamaktadır. İlk ahlak kavramına da bu yoldan ulaşmaktadır. Çok iyi bilincindedir ki, klan topluluğu olmazsa yaşam sürdürülemez. O halde toplumsal varlıkları kutsaldır ve en yüce değer olarak sembolleştirip tapınılmalıdır.

Din inancının gücü de bu kaynaktan gelmektedir. Din ilk toplumsal bilinç formu oluyor. Ahlakla bütünlüklüdür. Bilinçten giderek katı bir inanca dönüşüyor. Artık toplum bilinci din formunun geliştirilmesi biçiminde olacaktır. Din bu özelliğiyle toplumun ilk temel hafızası, köklü geleneği ve ahlakın kaynağıdır. Klan toplumu pratiğiyle ne kadar bilinç geliştirse, bunu hep toteme, dolayısıyla kendi yeteneğine bağlamış oluyor. Simgesel olarak totem gerçeğinde ise, insan topluluğunun giderek başarılı olması sürekli kutsamayı da beraberinde getiriyor. Kutsama kutsalın, kutsallık ise toplumun gücü oluyor…”

Sınıflı topluma geçişle bu toplumsallık, dolayısıyla ahlak da bozulur. Sınıflı bir renk alır ve sınıflara göre değişir. Sınıfçı, iktidarcı ve devletçi toplumlara göre ahlak, ipini koparmışçasına bireyselleşmektir. Toplumsallığı ve onun ahlakını kendi gelişmesine karşı bir ayak bağı olarak görür. Ve tüm uygulamalarıyla bundan kurtulmaya çalışır. Bu da beraberinde yeni bir zihniyet ve anlayış yaratır. Ancak, oluşan yeni zihniyet karşı devrimci bir nitelik taşır. Ahlakla bağını koparmış zihniyet değersizdir. Toplumun vicdanı olarak ahlak düşünüldüğünde, toplumsallıktan kopmak vicdansızlaşmaktır.

Sınıflı toplum tarihi, insanın doğal gelişimini saptırdığından, vicdansızlık ve ahlaksızlık tarihidir. Yaşanan bunca savaşlar, katliamlar, yok etmeler hep bundan dolayıdır. Ahlakını totemiyle oluşturan klan toplumu, çevresindeki her şeyi kendisi gibi canlı ve kutsal gördüğünden, zarar vermeye yönelmemiştir. İnsanı köleleştirmekten tutalım, doğanın tahrip edilmesine kadar tüm sorunların kaynağı, toplumun oluşum değerlerine, yani ahlakına yabancılaşmaktır.

Ahlak aslında toplumsal özgürlüğün gelenekselleşmiş biçimidir. Ahlakı kalmamış birey ve toplumun, özgürlüğü de kalmamıştır. Ahlaksız toplum bitmiş toplumdur. Köleliğin ahlakından bahsedilebilinir mi? Ya da köleliğin bu kadar içsel yaşanmasının nedeni bu ahlak yitimi değil mi?

Günümüzde özellikle anarşistlerin ve postmodernistlerin söyledikleri gibi, ahlak insanın özgürlüğünü kısıtlamaz, aksine geliştirir. Ya da tersinden söylemek gerekirse: Ahlaktan kopma köleliği getirir ve özgürlüğü öldürür. Yine, görecelilik adına toplumsal ahlakı reddeden yaklaşımlar da vardır. Elbette ahlak toplumsal bir şeydir. Toplum değiştikçe ahlak da değişecektir.

Yine toplumlara, hatta toplum içindeki kesimlere göre de ahlak farklılık gösterir. Bu anlamda zamana ve mekâna bağlı olduğu, göreceli olduğu gerçeği vardır. Bu yadsınmıyor. Bu, ahlakın bir yönünü oluşturur. Ancak birde insanlığın oluşum ilkeleri olan eşitlik, özgürlük, komünalite, demokrasi vb. yaklaşımlar var. Bunlar toplumsallaşmanın kök hücreleri olduğundan, bunlarda derinleşme olsa da değişmeyen değerleridir. Ahlakı salt dini ve cinsel yaklaşımlara indirgeyen anlayışlar da yetersiz yaklaşımlar olup, ahlakın özüyle uyuşmamaktadır.

Toplum renkli, canlı, çeşitli ve zengin bir organizmadır. Bunu bir arada tutan ortak bağ ise ahlaktır. Yoksa salt hukukla, ya da siyasetle veya sanat ve ekonomiyle toplumu bir arada tutmak, yönetmek ve geleceğe taşımanın imkanı yoktur. 

Bu konuda şunlar denebilir: “Toplumsal ahlak olmadan, yalnızca hukuk, siyaset, sanat ve ekonomik yöntemlerle hiçbir toplumu yönetme veya değiştirme olanağı yoktur. Ahlakı, toplumun kendiliğinden varoluş biçimi olarak algılamak gerekir. Dar geleneksel ahlaktan bahsetmiyorum; toplumun kendini yürütüş vicdanı, yüreği olarak tanımlıyorum. Vicdanını yitirmiş toplum bitmiş toplumdur. Kapitalizmin ahlakı en derinden tahrip eden sistem olması anlamlıdır. Sonul sistem olması onun toplumsal vicdanı tahrip etmesini anlaşılır kılar. Sömürü ve baskı sisteminin potansiyelini tüketmesinin somut ifadesi, ahlakın sistemlice tahribi anlamına gelir. O halde kapitalizmle mücadele zorunlu olarak etik -bilinçli ahlak- çaba gerektirir. Bunsuz mücadele başından kaybedilmiş mücadeledir…”

Toplumsal ahlakın çok kıt ve zayıf olması da genel ahlaksızlığın göstergesidir. Ahlakın zayıflaması zincirinden boşalmış bir bireyciliğe ve toplumsal değerlerin tahribine yol açar. Son sınıflı toplum olan kapitalizm açısından ahlak  ‘enayilikle’ eş tutulmaktadır. Ahlaki temelini, yani vicdanını yitiren bir toplum ancak kaos halini ifade eder. Bugün başta Ortadoğu olmak üzere yaşanan kaosun temelinde bu vardır. Aynı kaos daha da inceltilmiş bir halde Avrupa’da da yaşanmaktadır. Bunu da en fazla toplumsallığın, toplumsal ilişkilerin zayıflamasında, giderek yok olmasında görmek mümkündür. Buda bireycilikle ilgili bir durumdur. Daha doğrusu Avrupa uygarlığındaki bireycilik ahlakın zayıf kılınmasıyla birlikte gelişir. Bu tarz bireysellik ahlakı zorlar.

Bu kaostan çıkmak, kördüğüm olmuş sorunları çözmek, bilimle yoğrulmuş bir zihniyet yaratmakla mümkündür. Bunun için güçlü zihniyet savaşı vermek gerekir. Bu olmadı mı değişim dönüşümlerden sonuç almak oldukça zordur. Reel sosyalistlerin sonuç alamayarak sistemin mezhebi haline gelmesinde ahlaka gerekli önemi vermemesinin payı büyüktü:

“Sistemin muazzam ahlaksızlaştırıcı gerçeği göz önüne alınarak topluma gerekli ve yeterli etik ve ahlaki davranışlar, kişilikler ve kurumlar da temsilini bulmalıdır. Kaosla etik ve ahlaktan yoksun bir karşılaşma, birey ve toplumun yutulmasıyla sonuçlanabilir. Ahlak toplumsal geleneği asla göz ardı etmeden, onunla uyumlu yeni toplum etiğini eklemelidir. Kaos sürecinde hakim sistem tarafından artık demagojik bir araç durumuna sokulan siyaset kurum ve araçlarına karşı, toplumun yeniden yapılanması için gerekli politikalar ve araçlarına özel bir önem vermek gerekir…”

Sınıfçı ve devletçi toplumun tüm kir ve pasını taşıyan kapitalizm, ahlakın yadsınması üzerinden kendisini sürdürür. Öyleyse buna karşı mücadele de büyük ahlak mücadelesidir. Demokratik, cinsiyet özgürlükçü ve ekolojik toplum inşa edilirken ahlak vazgeçilmez ilke ve tutumdur. Bu, toplumsallığın oluşum ilkesi olan eşitlik, özgürlük ve komünaliteye dönmektir.TOPLUMU DÖNÜŞTÜRME KARARLILIĞI OLANLARIN ÖZGÜRLÜK AHLAKIYLA BAĞLARINI ASLA YİTİRMEMELERİ GEREKİR. 

 

Cevapla

Please enter your comment!
Please enter your name here