Animizm (Canlıcılık):

Animizm, Latince “soluk”,”can”, “yaşam ilkesi” ya da “ruh” anlamına gelen Anima’dan türetilmiş bir terimdir. Doğada bulunan canlı-cansız bütün varlıkların bir can ya da ruh taşıdığını varsayan bu inanç biçimine canlıcılık da denilir. 

Canlıcılık, insanlığın evrim çizgisinde bir dönemin izah tarzıdır. Dinin ve dinsel inancın da ilk basamaklarından birini teşkil etmiştir. Bu anlamda insanlığın ilk anlam hafızası da denilebilir.

İnsanın en ilksel düşünüş ve inanış biçimi de olan Animizm, ilksel insan topluluklarının ilk dinsel düşünü idi. Bu dönem insanları doğada olup biten her şeyi ruhlarla izah etmişlerdir. Doğadaki nesneleri yaşatanın, harekete geçirenin temelde bir tür ölümsüz “ruh” olduğuna inanmışlardır. Doğada var olan bütün varlıkların canlı olduğuna, bir çeşit “ruh” tarafından yönetildiklerine inanan bu düşün tarzı, ilksel insan topluluklarının doğasına da uygundu.

Başlangıçta ilk insanların karşılaştıkları hemen her şeyi kendileri gibi canlı görmeleri, doğadaki her nesnenin bir ruh, bir can taşıdığını düşünmeleri, daha doğrusu buna inanmaları kaçınılmazdı. Çünkü insan yaşamının henüz karmaşıklaşmadığı, yaşamın çok basit olgular üzerine örüldüğü, insanlığın çocukluk aşaması da diyebileceğimiz bu dönemde, insanın kendinden öte bir düşünceye sahip olması beklenemezdi. Kendisi canlı, soluk alabiliyor ve hareket edebiliyorsa, çevresinde gördüğü bütün nesneler de onun gibi canlı olmalıydı.

Animizm, ilksel insan topluluklarının doğasının bir ürünüdür

Aslında Animizm, ilksel insan topluluklarının doğasının bir ürünüdür. Bu dönem insanı doğayla özdeş, özgürlükçü ve eşitlikçi bir doğaya sahiptir.  Bu aşamada bir insan-doğa ikilemi söz konusu değildir. Kendisini doğada, doğayı da kendisinde görmektedir. Kendisini doğayla, doğadaki nesneleri de kendisi ile türdeş görmesi, anlamdaş kılması, yani insanın ilk anlam ve izah tarzının bu biçimde açığa çıkması bu dönem insanının doğası gereğidir.

Bunun için denilebilir ki Animizm, ilksel dönemin “toplumsal paradigmasının ve doğal bakış açısının bir sonucudur.” Bir yandan insan yaşamında canlı-cansız nesneler ikileminin oluşmadığı –ki kuantum mekaniği de bu ayrıma yer vermemektedir- bir sürece tekabül ederken, bir yandan da dinsel inancın gelişimine, fetişizme ( nesneye tapınmacılık) ve çok tanrılı dine, yani “insan biçimci izah” da denilen mitolojik izah tarzına da temel oluşturmuştur.

insanın ilk düşünce biçimi, çocuk evresinin düşünce biçimi olarak ifade edilir

Bir canlı olarak kendisinin farkına varan, davranışlarının ve var oluşunun yasalarını kendisiyle izah eden insan, çevresindeki her şeyi de kendisiyle benzeştirerek izah etmeye başlar. Bu tasarımlardan hareketle nasıl ki kendisi davranışlarını tasarımlayabilen ve doğayla ve çevresindeki insanlarla bu temelde ilişkiye geçen bir canlıysa, çevresindeki bütün maddi gerçekliğin de kendisiyle aynı biçimde ilişkilendiği şeklinde sübjektif bir düşünce biçimine sahiptir. Bu konuda insanın ilk düşünce biçimi, çocuk evresinin düşünce biçimi olarak da ifade edilir. İnsanlığın çocukluk evresi olarak adlandırılan bu dönemdeki düşünce biçimi, özü itibariyle, bir çocuğun çevresindeki olay ve olguları ilk algılama biçiminde de gözlemlenebilmektedir.

Çocuk, çevresindeki olay ve olgulardan hareketle kendisini tanımlamaz, kendisinden hareketle çevresindeki olay ve olguları tanımlar. Tanımlamalarını bunun üzerine oturttuğundan dolayı, bütünüyle sübjektiftir. İlk insanın düşünce biçimi de bu anlamda sübjektif bir düşünce biçimidir. Kendisini doğa ve evrenle izah edebilen değil, doğa ve evreni kendisiyle izah eden bu düşünce tarzının en ileri aşaması canlıcılık-animizm ya da ruhçuluk olarak adlandırılan düşünce biçimleridir. Canlıcılık, insan kendisinin nasıl bir ruhu, bir düşünce biçimi olduğunun farkına vardıysa, kendi dışındaki bütün canlıların ya da olay ve olguların da bir düşünce biçimi, bir ruhu olduğunu varsayarak, onu izah etme çabasıdır. Bu izah etme tarzı insanın kendi çevresiyle canlı bir ilişki kurmasını da beraberinde getirir.

Kendisi nasıl canlı bir varlıksa, kendisini üretebiliyor ve çoğaltabiliyorsa, bütün davranışlarını olabildiğince tasarlayarak gerçekleştirebiliyorsa, kendi dışındaki her şeyin de aynı tarzda bir diyalektiğe sahip olduğunu varsayar. Onlara yüklediği anlamlar kendisinin de anlamını güçlendiren bir yaklaşım taşımaktadır.

Bu yaklaşım, insanın kendisini daha güçlü tanımlamasını da beraberinde getirir. Çevresindeki canlıları ya da bütün maddi gerçekliği belli bir anlam yükleyerek adlandıran, tanımlayan ve kendisini de bunların içerisinde farklı bir varlık olarak düşünen insan, kendisini bunlardan ayrıştırabilecek bir düşünce formu geliştirme ihtiyacı duyar. Bu düşünce tarzı çeşitli evrelerden ve binlerce yıllık aşamalardan geçtikten sonra, özellikle insanın doğa ve diğer canlılar içerisinde farklı bir var ediş tarzının yarattığı gücün farkına varması ile birlikte, giderek bir kimliğe dönüşmeye başlar.

Mademki çevresindeki diğer canlılar da belli bir niyetle, amaçla ya da belli bir canlılık içerisinde hareket ediyorlar, o zaman bir canlı olarak insanın onlardan farkı nedir? sorusuna cevap vermeye çalışır. Yine insan sadece çevresindeki doğal gerçeklikle değil, çevresindeki diğer insanlarla da birebir ilişki içerisindedir. Bu ilişkiler her ne kadar sınırları da olsa, belli bir biraradalığı gerektirir. Bu sınırların iyi çizilmesi, kendisinin bir arada olduğu varlıklarla ilişkilerinin bir bütünlük içerisinde tanımlanması ihtiyacı ortaya çıkar.

Kendisindeki varlığın nasıl bir adı varsa, onu nasıl adlandırıyor, anlamlandırıyorsa ve kendisinin de nasıl bir anlamı varsa, kendisinin beraber var olduğu topluluğun da bir adının ve anlamının olması, kendisini diğer canlılardan ayıran bir adlandırmaya ulaşması gerekir. Bu arayış, insanın aslında ilk bütünlüklü toplumsal düşünce biçiminin açığa çıkmasını beraberinde getirir.

Daha önceki düşünce biçimleri, insanın doğal düşünce biçimleridir. Toplumsallığı henüz yaratamadığı, kendi toplumsallığının çok fazla farkında olmadığı, kendi doğal varoluşundan kaynaklı olarak grup ve topluluk tarzında yaşadığı, bunun daha çok bir içgüdü, bir refleks olarak gerçekleştiği dönemin düşünce biçimidir. Ama, insan bir süre sonra, hem kendisinin doğa içerisinde tek başına yaşama gücünün olmadığının, hem de grup olarak diğer insanlarla ilişki içerisinde yaşamanın doğa karşısında kendisine büyük bir güç kazandırdığının farkına vararak, kendisini bu toplumsallık ile tanımlayan, ayrıştıran ve bu toplumsallığı güçlendiren bir tanımlamaya gitme ihtiyacı duyar.

Bu noktada kendisini diğer canlılardan ve diğer insanlardan ayrı tanımlama ihtiyacı da duyar. Bu, ilk toplumsallık olarak kendisini tanımlama ve adlandırma biçimi, aynı zamanda insanın ilk ideolojik kimliği olarak da ortaya konulan bir tanımlama biçimidir. Dolayısıyla o güne kadarki düşünce biçimlerinin hepsi, belki bilgi birikimlerinin, düşünce biçimlerinin farklı evre ve aşamaları olarak tanımlanabilir, ama insanın kendi toplumsallığına anlam biçen ve bu toplumsallığını üretip geliştirebilme tarzındaki düşünce formu olarak ideolojik düşüncenin ilk biçimidir. Dolayısıyla, “İlk biçimi nedir?” sorusuyla, ideolojik düşünceyi eğer bir yerden başlatacaksak; insanın kendisine verdiği ilk ad, kendisini diğer topluluklardan ayıran kimliği olan düşünce biçiminin ortaya çıkışı üzerine oturtarak bu cevabı verebiliriz.

Daha sonraki bütün düşünce evrelerini de bunun farklı düzeylerde gelişen versiyonları olarak değerlendirmek gerekir.Bu anlamda ele alındığında insanın ideolojik düşünüşünün ilk biçimi ve daha sonraki biçimleri ile ilgili bir tarih yazılacaksa, “bu tarih nereden başlar?” sorusuna verilecek cevap; “insanın kendisine ad verdiği ilk günden başlar” biçiminde olmalıdır

Cevapla

Please enter your comment!
Please enter your name here