Adalet:

Halkların toplumsal yaşamında bireyin ve topluluğun; gerek doğa ile gerekse de, tüm baskı sistemlerine karşı geliştirdikleri mücadeleler sonucu özgür, iradeli paylaşıma dayalı yarattıkları ve hak ettikleri değerlerin, ilkelerin, ideallerin, erdemlerin cisimleşmiş, somutlaşmış, hayata geçirilmiş olması durumunu ifade eder. Hukuksal açıdan ise, tüm bu insani erdemleri evrensel hukuk ilkeleri doğrultusunda da sağlamayı güvence altında tutan yasal ve hukuksal düzen olarak tanımlanabilir. 

Adalet en yüce, nesnel ve mutlak bir değerin anlatımı olarak; insanın davranışını ahlâki açıdan inceleyen ve eleştiren bir düşünce, hakka ve doğruluğa saygıyı esas alan ahlâk ilkesi, doğruluk, dürüstlük, tarafsızlık, uygun ve doğru muamele biçiminde karşımıza çıkar. Bu çerçeve içinde adalet, bir kimsenin haklarıyla başkalarının (toplumun, halkın, ya da bireylerin) hakları arasında bir uyumun bulunması hali, hak ve hukuka uygun olma durumudur.

Adalet kavramı, hem bireysel ve hem de toplumsal bir düzlemde ele alınabilir. Buna göre; birinci anlamda adalet, bireylerin bir özelliği olarak adil olma veya adil davranmayı ifade eder. Bu bağlamda adalet, insanların vicdanlarında yer etmiş bulunan ve ondan kaynaklanan nesnel bir değer olmak durumundadır

Adaptasyon:

Bir kişinin, grubun veya belli kesimlerin herhangi doğal, toplumsal, siyasal, kültürel vb. ortamlara, değerlere uyum gösterebilme yeteneği.Bu uyarlanma zorlamayla, dışardan dayatılarak ve zorunlu dış desteklere ihtiyaç duyularak gerçekleşmez. Bilinçli ve iradeli olarak, gönüllü temelde ve iç dinamikler sonucu gerçekleşen uyum sürecidir. Adaptasyon, kendi doğallığı içinde etkileyen ve etkilenen bir olgu olarak gerçekleşen, ancak, ağırlıklı olarak uyum gösterilen oluşum sürecidir.

Afrika: “Eski Dünya” anakaralarından birisi olan Afrika, 30 218 000 km²’lik yüz ölçümü ile anakaralar arasında, Asya ve Amerika’nın ardından üçüncü sırada gelir.

Kıtaya “Afrika” adı, Pön savaşları sırasında Kartaca’ya ilk defa ayak basan Romalılarca, burada yaşayan ve “Afri” veya “Africani” denilen oymakların adından esinlenilerek verilmiştir. O zamana kadar Yunanlı yazarlar bu kıtaya “Libya” yani “Lebular Diyarı” derlerdi. Fakat MS I. yy sonlarından itibaren kıta için “Afrika” terimi kullanılmaya başlandı ve terim daha sonra Arapçaya “İfrikiya” şeklinde geçti.

Afrika, kuzey-güney doğrultusunda Tunus’taki Beyaz Burun (37° 22’20 K Paraleli) ile Güney Afrika Cumhuriyeti’ndeki Ahulhas burnu (34° 50’28 G Paraleli) arasında 8025km boyunda, Doğu- batı doğrultusunda ise; Somali’deki Ras Hafun Burnu (51° 25’27 D Meridyeni) ile Senegal’deki yeşil burun (17° 31’17 B Meridyeni) arasında 7416km genişliğindedir.

Afrodit:

Sümer mitolojisinden beslenen Yunan mitolojisinde, Kıbrıs kıyılarında köpüklerden doğmuş aşk ve güzellik tanrıçası. Özellikle batı toplumlarında “kadın” kelimesine (frow, frau vs.) kaynaklık etmiştir. Tarihte; Ana Tanrıça kültünün, çeşitli toplumlarca farklı adlandırmalarla, Batıya aktarılmış mitolojik imgelenmesidir. Toplumların hafızasında yer etmiş ve günümüze kadar gelmiş Ana Tanrıça kültünün önemli bir parçasıdır.

Afrodid

Afrodit-Adonis ikilemi; İştar-Dumuzi, Kibele-Attis, İsis-Osiris ikileminin bir devamı olarak, ana-tanrıça kültünün kadın-erkek ilişkisindeki başat özelliklerini olduğu gibi yansıtmaktadır. Ana-tanrıçanın yanında erkek, kadının, yaratıcılığın ve yaşamın ana kaynağı olması karşısında, bir anlamda, oğul-eş konumundadır. Erkeğin buradaki varlığı; kadından ve kadın yaşamsallığının anlamından kopuk, onun karşısında değil, tam tersine onunla anlam bulan, kendisi olabilen, “çocuk uysallığında” bir gerçeklik arz etmektedir.

Afrodit, ataerkil düzendeki tanrı mitinin en güçlü ve kapsamlı ifadelerinden biri olan Yunan mitolojisinde yer alsa da, gerçekte buraya sonradan dâhil olmuştur ve bu düzende ayrıksı bir duruş sergiler. Aşk ve güzellik tanrıçası olan Afrodit, günümüzde çok fazla dillendirilen ama var oluş ve duruşu en fazla çarpıtılmış olan tanrıçadır. Bu durum, erkek egemen sistemin aşk ve güzellik olgusuna yaklaşımıyla bağlantılıdır.

Afrodit şahsında, özgür Ana Tanrıça kültü; Athena ve Hera şahsında ise, ataerkil sistemin birer yaratımı olan kadın imgelemi arasındaki çatışma ve çelişki, Yunan mitolojisinin hemen bütününe yansımıştır. Basitçe kadın kıskançlığı, rekabeti gibi yansıtılsa da, özünde neolitik değerler birikimi ile ataerkil sistemin değerlerinin karşılıklı çatışmasını dile getirmektedir. Yunan mitolojisinde belirgin olan bu çatışma ve çelişki daha sonraki süreçte Afrodit’in daha Batıya kayması ve Roma’da Venüs’e dönüşmesiyle birlikte, biraz daha azalmaktadır.

    Günümüzde ve yakın geçmişte, Batı edebiyatının önemli bir imgesi olarak, Afrodit, giderek bütün toplumsal-kültürel anlamlarından yoksunlaştırılarak, salt kadın cinselliğinin ve kadın estetiğinin bir sembolü olarak kullanılmıştır. Toplumsal kuruluş ve yaşam kaynakları çok güçlü olan ve binlerce yıllık bir geleneğin ve kökenin sembolü olan Afrodit’in bu anlamlarından yoksunlaştırılması, aynı zamanda, ataerkil egemen sistemin kadına dayattığı toplumsal cinsiyetçiliğin geçirdiği değişimleri de ortaya sermektedir.

Burada Afrodit sadece tensel güzelliği ve cinselliğiyle adeta kadın kışkırtıcılığının, tahrikçiliğin ve entrikacılığın, erkeği düşürücü bir simgesi olarak kullanılmaktadır.  Kendi öz iradesi ve beğeni ölçüleriyle kendi aşkını yaratan özgür kadın gerçekliği, Afrodit şahsında adeta ahlaksız, fahiş bir gerçeklik olarak yansıtılmaktadır. Oysa İştar, Kibele, İsis ve Afrodit özgür kadın  gerçekliğinin ve ruhsal güzelliğinin kaynağı ve birer mitolojik sembolü konumundadırlar. 

Cevapla

Please enter your comment!
Please enter your name here